Belçika’nın meşhur altın jenerasyonu, bir büyük turnuvadan ilk kez iz bırakarak ayrılıyor. En fazla golü atarak, iki adet unutulmaz maç oynayarak ve bazı eşikleri nihayet atlamış olarak. Sizce hangi eşiklerden bahsediyor olabiliriz? Martinez, turnuva öncesinde The Guardian’a verdiği röportajda şöyle söylemişti: “Acı çekmeye hazır olduğumuzu ve zorluklarla başa çıkabileceğimizi göstermemiz gerekiyor. Bu oyuncu grubu, onlara nasıl turnuva kazanılacağını gösteren bir öncül jenerasyona sahip değil. Dolayısıyla adeta bilinmeze doğru yol alıyoruz ve son derece kararlı olmamız gerekiyor.” Japonya karşısındaki geri dönüş, Brezilya gibi bir devin mağlup edilmesi ve turnuva boyunca takım liderlerinin bir kez olsun geri adım atmış olmaması; bunların tamamı, bir sonraki turnuva için Belçika’ya çok önemli artılar katacak. Ekip olarak büyüdüklerini ve bir şeyler başardıklarını hissettikleri ilk turnuva bu olmalı. Ama bir de kötü haberimiz var: bu jenerasyon en iyi ihtimalle ancak bir büyük turnuvayı daha beraber oynayabilir. Son yaklaşıyor.

Peki Martinez’in Wilmots’tan farkı neydi? 2 sene içinde hem kazanan hem de pozitif futbol oynayan bir ekibi nasıl meydana getirebildi? Buraya geçmeden önce, öncelikle, milli takım düzeyinde bu iki öğeyi bir araya getirmenin, yani hem göze hoş gelen futbol oynamanın hem de kazanmanın, ulaşılması çok zor bir ideal olduğunun bir kez daha altını çizmemiz gerekiyor. Belli kesimlerce tekrar tekrar yazılan, ama nedense izleyicinin içine bir türlü sinmeyen sebepler bunlar. En başında, oyuncularla antrenman yapma süresinin kısalığı devreye giriyor. Bir arada çalışma ve belli ezberleri oturtma süresiniz çok kısıtlı. Dolayısıyla, her geçen sezon kusursuzluğa bir adım daha yaklaşan kulüp takımlarının yarattığı beklentiler karşısında milli takımların albenisi her geçen gün azalıyor. Dahası, diyor Martinez, üzerinizde tüm bir ulusun baskısı var. Bu kadar hazırlıksızsınız, yetmezmiş gibi, bir de daha fazla baskıyla mücadele etmek zorundasınız. Fransa gibi, Almanya gibi, İspanya gibi sürekli futbolcu üreten ülkeler bir de bununla; sürekli belli yıldızları dışarıda bırakma ve bunun sorumluluğuyla yüzleşme zorluğuyla karşı karşıya. Bazen tüm yıldızları bir araya toplamak iyi bir fikir değildir. Los Galacticos, iyi bir takım değildi. Dolayısıyla, milli takımlarda genellikle daha muhazakar ve takım kimyasını daha iyi oluşturabilen muhafazakar antrenörler parlıyorlar. Portekiz, şampiyonluğu Santos’un basit ama efektif sistemiyle kazandı. Jorge Sampaoli ise harika bir taktisyendi; ama pres oyununu Arjantin’in sahip olduğu o kadroyla oynamaya çalışması hayalperestliği, Messi’nin son kupasını bir felakete çevirdi. Kısacası, Belçika’nın elindeki tüm yıldızlara rağmen hem kazanıp hem bu kadar gol atması pek de küçümsenecek bir iş değil. Hele ki daha önce geçirdikleri birkaç turnuvayı hesaba katarsak. Ama turnuva öncesinde Martinez’e duyulan güven pek de fazla sayılmazdı.

Turnuva öncesinden de geriye, en geriye gidelim. Everton’da geçirdiği 18 aylık berbat periyodun ardından Martinez’e böyle bir ekibin emanet edilmiş olması herkes için şok edici olmuştu. Sürekli aynı hatalara düşmesi ve en kötü anlarda dahi abartılı derecede pozitif demeçler vermesi, onu İngilizlerce pek sevilen bir ifade olan fraud konumuna düşürmüştü. Çok konuşan, boş konuşan ve taktiklerden anlamayan Martinez. Bu karizma kaybında birinci dereceden sorumlu olduğunu inkar edemem, örneğin Tom Cleverley’nin İngiliz oyuncular arasında en tekniği olduğunu iddia ettikten sonra ne gibi bir tepki almayı beklediğini bilemiyorum, ama Martinez’in işe yaramaz biri olduğu konusunda kestirip atmacı İngiliz basını gibi değildim. Onu Wigan, hatta kısmen Swansea günlerinden beri takip ediyorum ve böylesine basitleştirilecek biri olmadığı konusunda satırlarca yazabilirim. Ve yine onu biraz tanıyan biri olarak şunu söyleyebilirim ki, Belçika işini kapmasının en önemli sebebi Belçika’daki seçim komitesinin onun İngiltere’deki bu algılanışından hiçbir haberinin olmamasıydı. Martinez’in futbol bilgisi ve karizması sebebiyle tercih edildiğini söylediler ve bu iki melekeye gerçekten de sahip biridir. Ama geldiği ve kariyerini inşa ettiği ülkede, her iki alanda da bitik biriydi.

Sonra ne oldu? Martinez, ilk iş olarak üçlü savunmaya geçti. İlk resmi maçında İspanya’ya 2-0 yenildiler ve hiçbir varlık ortaya koyamadılar. O maça 4-2-3-1 dizilimi ve merkezde Nainggolan’la başlamışlardı. Her ikisi de bir daha Belçika’nın yeni sisteminde kendine şans bulamadı, fakat Belçika’da Fransa’ya gelene dek oynadığı 24 maçın hiçbirinde kaybetmedi. Bir kez de Dünya Kupası elemelerinde Bosna-Hersek’e karşı dörtlü savunmayı deneyen Martinez, daha sonraki hiçbir maçında üçlü savunmadan vazgeçmedi ve bu yeni yapı üzerinden yeni bir ezber ortaya çıkmaya başladı. Kısacası, ülkenin yıllardır kaliteli bek oyuncuları çıkaramaması sorunu böyle aşılmak istendi; Martinez’in kanatlarda kullandığı oyuncular kulüp takımlarında ön alanda oynayan oyunculardı. Burada, antrenörlerin karşılaştıkları yeni problemleri çözmek isterken kendi geçmişlerine de sürekli geri dönüşler attıklarını tekrar hatırlatmak gerekiyor. Martinez’in üçlü savunmaya geçişi ve kanatlarda hücum oyuncuları kullanması onu ilk kez takip eden biri için dahiyane gelebilir; ama bunun aynısını yaparak Wigan’la FA Cup’ı kazanmıştı. Yani, bu yapıyı aslında o zaman ‘bulmuştu’. İki bek oyuncunuzu da asla aynı anda hücuma gönderemezsiniz, bunu yapabildiğiniz tek yapı üçlü savunma diyordu. Benzer şekilde, Brezilya’ya karşı aldıkları tarihi galibiyette Lukaku’yu sağ kanat oyuncusu olarak kullanması, daha önce Arsenal’ı Everton’la 3-0 mağlup ederken uyguladığı bir stratejiydi. O gün solda Mirallas, merkezde yalancı dokuz Naismith ve sağda yine Lukaku vardı. Martinez, Brezilya maçının ardından çok hoş bir şekilde şunu söyledi: “Hiçbir zaman maçları taktik tahtasında kaybetmedim.” Böyle söyleyerek galibiyetin payını bu planı kusursuz uygulayabilen oyunculara ve biraz da elbette ki şansa verdi. Olması gerektiği gibi. Bazen bu küçük detayları gözden kaçırıp, antrenörün tercihini sonuç üzerinden değerlendirmeye çalışma gibi bir anlayış içine giriyoruz. Örneğin, bu sezon Klopp’a kaybettiği Şampiyonlar Ligi maçı sonrası Pep şunu söyledi: “Antrenörün aklındakinin ne olduğunu görmek için ilk 10-15 dakikaya bakın. Sonra maç kaotik bir hâl alabilir ve farklı reaksiyonlar geliştirmeniz gerekir.” O gün, tecrübesiz Alexander-Arnold karşısında Sane’nin birebirlerini denemek istemişti. Eğer Belçika gibi erken bir gol bulabilseler veya erken bir gol yemeseler, bugün o hamleye dair çok başka şeylerden bahsediyor olabilirdik. Dahası, City oyuncuları ilk golü yedikten sonra kontrolü kaybetmişti. Belçika’nın bu turnuvada en büyük olgunluk gösterdiği alansa burası ve şimdi tam da o noktaya geliyoruz.

Zaman içinde, özellikle de turnuvanın ilk üç maçından sonra, oyuncuların Martinez’e olan güveninde ciddi bir artışın olduğunu gördük. Bu da yine hem turnuva öncesi, hem de ilk geldiğinde oluşan beklentilerin birebir zıttıydı. Örneğin, üst üste kontra atak golleri yedikleri Meksika maçı sonrası De Bruyne basın önünde antrenörü sertçe eleştirmiş ve taktiksel olarak hazır olmadıklarını söylemişti. Daha sonra, Nainggolan’ın kadroya alınmaması ile ülke çapında protestolar oldu. Ama belli ki, Rusya’ya götürülecek kadronun açıklanması ve her şeyin netleşmesi sonrası grubun birlikte çalıştığı 15-20 günlük süre, Martinez’in de tahmin ettiği gibi grup maçlarının kazanılmasıyla ortaya çıkan özgüvenle birleşince ortaya bambaşka bir sinerji çıktı. Brezilya maçı sonrası oyuncular taktiksel olarak ne kadar iyi hazırlandıklarından bahsediyorlardı; Fransa mağlubiyeti sonrası ise Hazard ve Courtois duygusal bir şekilde rakibi ‘anti-futbol’ oynamakla suçladılar. Kısacası, bu kez potansiyelini sonuna dek sergilediğini düşünen, rakibe cüret eden, iyi futbol oynayan bir ekip vardı ve içleri rahat bir şekilde eve dönüyorlar. Peki Fransa maçını neden kazanamadılar? Evet, yine küçük detaylar. Eğer Meunier cezalı olmasaydı rakip takım Chadli’yi boş bıraktığı kadar cüretkar davranmaya cesaret edebilir miydi? Muhtemelen hayır. Peki ya Nainggolan kadroda olsaydı? Belki de onu ve onun ön alandaki agresifliğini aradıkları ilk ve tek maçtı. Bu soruların cevaplarını tabi ki asla bilemeyeceğiz. Ama lafını asla esirgemeyen haşarı çocuk Kevin De Bruyne dahi mağlubiyeti barışçıl bir şekilde kabulleniyorsa, Fransa’nın sinir bozucu ölçüde komple bir takım olduğu gerçeğini de kabullenmemiz gerekiyor. Hem teknik hem de, bir önceki kupayı finalde kaybetmiş ve Belçika’nın bu kupada geçtiği yoldan iki sene önce geçmiş bir takım olarak, mental açıdan kusursuz bir takım bu. Etkileyici değil belki, ama kusursuz. “Dünya Kupası’nda gösterdiğimiz performanstan dolayı gururluyum. Fransa belki biraz defansif oynadı; ama futbolun güzelliği, istediğiniz biçimde oynamayı seçebilmenizde. Buna saygı duyuyorum.” diyor Kevin. Belçika, evine gururlu dönüyor.

Fitbol Dergi 36. sayı