Financial Fair Play kuralları çerçevesinde UEFA ile anlaşmalar imzalamak zorunda kalan Türk kulüpleri, son birkaç yıldır transferde farklı adımlar atmaya başladılar. Oyuncu satmadan yenilerinin alınamadığı gerçeğinin yerleşmesiyle, sansasyonel transfer haberleri nispeten azaldı; kulüplerin satmaya pek de alışkın olmamasıyla ise kadro sirkülasyonunu yapmak zorlaştı. Beşiktaş’la başlayan kiralama konsepti, Fenerbahçe ve Galatasaray’a sıçradı. Başkanlar, eskinin popülist söylemleri yerine taraftara kulüplerin içinde bulunduğu durumu anlatma derdine girdiler. Popülist söylemlerin veya sansasyonel transferlerin de, taraftar nezdinde eskiye kıyasla daha az ilgi gördüğü söylenebilir. Kısacası, FFP üzerimize bir tutam ‘reality check’ atarak bizi biraz olsun düzene soktu diyebiliriz.

Avrupa’da ise farklı bir durum yaşanıyor. İki yaz önce Paul Pogba’nın ilk 100 milyon euroluk oyuncu olarak Manchester United’a transfer olmasıyla başlayan süreç çok hızlı ilerledi ve fahiş bonservis bedelleri çok çabuk normalleşti. Chelsea’nin Kepa Arrizabalaga’ya 80 milyon euro ödeyerek tarihin en pahalı kalecisi yapması o kadar da ilgi çekmiş sayılmaz. Dahası, bonservis bedelinin oyuncu üzerinde yarattığı baskının da eskiye kıyasla çok daha az hissedilir seviyede olduğu söylenebilir. Çünkü kulüplerin çok fazla parası var. Umursamıyorlar. En azından İngiliz kulüpleri için durum kısaca böyle denebilir.

Aslında Pogba transferinden sonra ortalığı karıştıran ve “Futbol çığrından çıktı!” telaşını yaratan baş aktör Paris Saint-Germain’di. Neymar’ın Barcelona’daki mutsuzluğundan ve kısmen tolere edilebilir bonservis fesih bedelinden haberdar olan kulüp, tarihin gördüğü en iddialı yaz transfer hamlelerinden birini yapmıştı. Neymar’ın 222 milyon euro’ya Paris’e transferi ise daha sonra bir domino etkisi yarattı ve son dönemde o kadar da iyi sportif hamleler atmadığında hemfikir olacağımız Barcelona’nın Dembele ve Coutinho’yu 100 milyonluk oyuncular sınıfına sokmasıyla sonuçlandı. Hatırlarsınız, Liverpool da Fernando Torres’ten gelen paranın 35 milyon pound’unu Andy Carroll’a harcamıştı.

PSG’nin Neymar’a ödediği bu bedel ve daha sonrasında Mbappe’yi ‘kiralayarak’ işleri bir şekilde kılıfına uydurması, transfer piyasasının bundan böyle hep bu hızla yükseleceğine dair inançla beraber FFP’ye dair de bir güvensizlik ortamı oluşturdu. Lakin kaygılar yersiz çıktı ve PSG kurallar dahilinde kalabilmek için kadrosunda artık geri plana düşen pek çok oyuncusunu, nispeten de ucuz sayılabilecek fiyatlara, başka takımlara yolladı. 25 yaşındaki Lucas Moura’yı bir Premier League kulübüne 25 milyon pound’a satmak o kadar da iyi bir anlaşma sayılmazdı. Dahası, bu boyuttaki transferlerin de devamı gelmedi. Muhtemelen de yakın bir gelecekte de gelmeyecek. Çünkü ya Premier League dışından kulüpler bu paraları ödemeye meraklı olmayacaklar ya da süperstarlar daha da yükselen serbest kalma bedelleriyle kontratlar yapmaya devam edecek.

Bu yazın hamlesi şüphesiz ki Cristiano Ronaldo’ydu. Juventus, Avrupa’nın en büyüğü olmak isteyen ve ‘bold’ hamleler atmaktan çekinmeyen bir başka kulüp. Ama bu da, PSG’nin gördüğü Neymar fırsatı gibi bir istisna olarak değerlendirilebilir. Kıta Avrupasının önde gelen kulüpleri, hiç değilse 50 milyon euro eşiğinin üzerine hâlâ o kadar da sık çıkmıyorlar. Real Madrid’in son beş sezon toplamında aldığından daha fazla satan bir kulüp hâline gelmesi iyi bir gösterge gibi duruyor.

Peki Premier League’de durum ne? Premier League, ilk kurulduğu 1992’den bu yana kendi kurallarını koyma iddiasını sürdürüyor ve Avrupalı kulüpler de muhtemelen bundan dolayı mızmızlanmaktan vazgeçip bazı fırsatları değerlendirmenin daha faydalı olduğuna karar verdiler. Son açıklanan Deloitte Money League’de birinci sırada Manchester United ve ilk yirmide toplamda on takımla temsil edilen lig, dünyanın en iyisi olduğu iddiasının altını finansal açıdan şüphesiz ki çok sağlam bir şekilde dolduruyor. Rekabet düzeyinin daha önce görülmemiş düzeylere ulaştığı, kulüp sahiplerinin sabrının iyiden iyiye azaldığı ve kulüplerin sonsuz maddi kaynağa sahip olduğu bu ortamda, Premier League kulübü tarafından istenen herhangi bir oyuncunun transfer bedeli ederinin en azından beş katı olarak ortaya çıkıyor. Transfermarkt’taki market değeri 2 milyon euro olan defansif orta saha Jefferson Lerma’nın bu yaz Bournemouth’a kulüp rekoru olarak 28 milyon euro’ya transfer olması, bu çarpıklığın son halkası. Aslında bu durum rölatif bir zenginlik ortaya çıkarıyor da denebilir. Keza İngiliz kulüpleri esasında ciddi bir enflasyonla karşı karşıyalar.

Premier League’in Çin’den hallice bir pazar olarak keşfedilişi çok da eski bir fenomen değil. Televizyon gelirleri her geçen yıl katlanarak, tahminlerin de ötesinde büyüdü ve üç yıl önceki tahminlerin bile üzerine çıktı. Uzun yıllar Mainz’da Jürgen Klopp’la çalışan ve şu anda Schalke’nin sportif direktörlüğünü yürüten Christian Heidel, 2015’te Bild’e verdiği röportajda İngiliz futbol piyasasının birkaç yıl içinde krize gireceği şeklinde bir kehanette bulunmuştu. Oyunculara dünyanın başka hiçbir yerinde ödenemeyecek maaşların teklif edildiğini, bunun sürdürülemez olduğunu, çünkü satılmaları gerektiğinde kimse onlara bu paraları veremeyeceğinden kadroların şişeceğini söylüyordu. Tanıdık geliyor, değil mi? Tam da bu noktada Türk kulüpleri olarak bizler devreye girdik ve vergi cenneti olmamızın da avantajıyla Premier League’den önemli oyuncular ithal ettik. Van Persie, Podolski, Fernando, Feghouli; bu transfer döneminde ise Ayew ve Slimani. Heidel, durumun fazlasıyla farkında biri olarak aynı röportajda “Hâlâ bu paraları dökebilecek üç-dört Türk kulübü var…” demişti. Premier League’in artıklarını bir süre daha toplamaya devam edeceğiz.

Harcanan paranın çok da öneminin kalmadığı bu ortamda, Premier League’in özellikle de öne çıkan iki büyüğü Man City ve Liverpool ile yeni bir transfer politikasının şekillendiğine tanıklık ediyoruz. ‘Sıradan’ koşullarda, maliyet yükseldikçe alıcıların masadan çekilmeye başladığını ve başka, daha cazip tekliflere yöneldiğini görürüz. Her zaman için bir B planı vardır. Ama Liverpool ve City böyle davranmaktan vazgeçmeye başladı. Jorginho, Fernandinho’nun oynadığı pivot pozisyonu için bir geliştirme yapmak isteyen City’nin bu yazki tek hedefiydi. Onu kaçırdılar ve kaçırınca telaş yapıp bir başkasına gitmediler. Yazın tek transferi Riyad Mahrez, geçen kış transfer döneminden ‘aklını çeldikleri’ oyuncuydu. Aynı Liverpool’un van Dijk için yaptığı gibi. Klopp, bir önceki yaz transfer döneminde doğrudan “Bir B planımız yok, sadece A planı ile hareket ediyoruz” demişti. Çok spesifik oyun planları olan bu takımlar, ihtiyaçları olan çok spesifik belli oyuncuları belirliyor ve bunların dışına çıkmıyorlar. Talep büyük, kaynak sınırlı. Satıcılar için hâliyle fazlasıyla kazançlı bir pazarlık.

Çok yakın bir gelecekte, Kıta Avrupasında palazlanan İngiliz oyuncuların Premier League’e yüksek bedellerle geri döndüğünü de görebiliriz. Keza bir diğer trend de bu. Altyapılarda üst üste şampiyonluklar kazanan genç İngiliz oyuncular, bu rekabet ve kısa vadeli planlar liginde üst yapıya çıkma şansı bulamadıklarından başta Bundesliga olmak üzere Avrupa’nın diğer liglerine transfer olmaya başladılar. Kısacası, Premier League şişirilmiş bonservis bedelleriyle Avrupa’yı rahatlatmasının yanı sıra onlara ucuza oyuncu tahsis etmeye de başladı. Bu dev mekanizma, bir süre daha piyasadaki dalgalanmalardan sorumlu bir numaralı aktör olmaya devam edecek gibi duruyor. FFP’nin etkisiyle, Avrupa transfer piyasası ise algılananın aksine daha ‘normal’ bir seyirde gidecek.

Fitbol Dergi 37. sayı