Beş Büyükler olarak anılan kulüplerin 80’lerde başlayan super league kurma çabaları, İngiltere futbol tarihinde yeni bir dönemin de ilk habercileridir. Avrupa ile ekonomik açıdan baş edemediklerini savunan First Division ekipleri, daha büyük televizyon yayın geliri elde edebilecekleri bağımsız bir lige sahip olabilmenin yollarını aramaktadırlar. Nihayet 1992’de onay alan Premier League, vaatlerini fazlasıyla yerine getirir ve kısa sürede dünyanın en zengin ligi hâline gelir. Fakat Premier League’in tüm başarılarına ve ehemmiyetine karşın, 1992 öncesi ve sonrasının sanki birbiriyle organik bağı olmayan iki ayrı dönemmiş gibi ele alınıyor olması hayret vericidir.
Çizilen sınırlar, ilk olarak istatistiklerin aktarılması sırasında karşımıza çıkar. Sadece Premier League dönemini ilgilendiren yeni rekorlar türemiştir. Jamie Vardy’nin ara vermeksizin gol attığı üç aylık süreçte, sürekli karşılaştırıldığı isim Ruud van Nistelrooy olur. 1932’de 12 maçlık bir seri yakalayan Jimmy Dunne’ı anmak ise kimsenin aklına gelmez. Çünkü Dunne, artık tarih öncesine ait bir figürdür. Premier League öncesi dönemin hafızalardan hızla siliniyor oluşundan yakınan duayen futbol yorumcusu John Giles, “Futbol 1992’de Sky tarafından icat edilmedi!” diyerek tepkisini dile getirir.
Bugün Ada futboluna dair ilk aklımıza gelen özelliklerin pek çoğu, Premier League sonrası dönemde ortaya çıkar. Örneğin tiyatro izler gibi maç izleyen seyirci tiplemesinin geçmişi ancak yirmi yıl kadar öncesine dayanır. Hillsborough faciası sonrası stadyumlar modernize edilmiş, ayakta maç izleme bölümleri kaldırılmıştır. Bilet fiyatları yükselir ve yeni bir seyirci profili doğmaya başlar.
1990’a gelinceye dek, İngiltere’nin en üst kademe liginde Britanya dışından tek bir manager dahi görev almış değildir. 1990 Dünya Kupası’nda Çekoslovakya’yı çeyrek finale taşıyan Dr. Josef Venglos, Aston Villa başkanı Doug Ellis tarafından “Yanımda oturanın kim olduğunu biliyor musunuz?” sözleriyle basına takdim edilecektir. Kısacası, İngiltere sınırları içinde oynanan uluslararası futbol turnuvası şeklindeki günümüz versiyonundan çok farklı bir gerçeklik söz konusudur.
Sofistike yabancı manager kültünün doğuşunda en önemli pay sahibi kişi Arsene Wenger olacaktır. Lee Dixon onu bir coğrafya öğretmenine benzettiğini hatırlar, Ian Wright’ın ilk dikkatini çeken ise gözlüklerinin alışılmadık büyüklüğüdür. Martin Keown, tüm yemek alışkanlıklarının değiştirildiğini anlatır. Ketçap ve mayonez kaldırılmış, Fransa’dan beslenme uzmanları gelmeye başlamıştır. O sezon FA Cup’ı kazanan takım, İngiliz futbol jargonuna sexy football tabirini yerleştiren Ruud Gullit’in çalıştırdığı Chelsea olur. Çok geçmeden Gerard Houllier’nin Liverpool’u da UEFA Kupası’nı kazanacak ve Jose Mourinho o güne dek görülmüş en büyük kontrat ve egolardan biriyle Adaya ayak basacaktır.
“Oyun felsefeleri ve futbol kültürleri bir türlü Premier League’in duvarları arasından sızmayı başaramaz. Bunun yerine, her şey doğrudan satın alınmaya çalışılır. Kulüpler ilaçlarını isterler ve şifa süperstar antrenörlerin ellerindedir. Adapte olması gerekenler antrenörler değil, kulüpler olur.” diye yazar Sky Sports’tan Adam Bate. Fakat çarenin sürekli dışarıda aranır olması, sahiden de dikkat çekici boyutlara ulaşmıştır. Dünyaca ünlü futbol taktikleri kitabı Inverting the Pyramid’in yazarı Jonathan Wilson, gegenpressing’in closing down’dan çok da farklı olmadığını anlatan bir yazı kaleme alır. Klopp bize İngiliz tarzı futbolun ne kadar eğlenceli ve de iyi olabileceğini tekrar hatırlattı, der Wilson.
İzlemekten büyük keyif aldığımız yüksek tempolu ve bol gollü Premier League maçları, eski ile yeninin kötü bir karışımının sonucudur. Bir yandan oyuna yeni elementler eklemeye uğraşılırken, dünyanın en inatçı futbol kültürü kontra ataklar savaşı biçimindeki ana düsturundan da bir türlü vazgeçemez. Fütursuzca karşı kaleye gitmeye çabalayan, savunma yerleşimi berbat İngiliz takımı prototipi bu şekilde doğmuştur. Topla tüm sahayı kat edebilen, uzaktan harika şutlar çıkarabilen ama rakip takım oyuncusunu sürekli kaçıran Yaya Toure, günümüzün aranan Premier League orta sahası modelidir.
Eğer İngiliz futbolunun bir evriminden söz edilebilecek olursa, Premier League’in kuruluşu ve Abramovich ile başlayan yabancı sahipler akınından sonraki aşamayı bu arada kalmış oyun biçiminin bir başka forma dönüşmesi oluşturabilir. Bu sezon Bayern Münih’ten Sunderland’e transfer olan Jan Kirchhoff, Guardiola’nın ligi daha önce görmediğimiz bir şekilde değiştireceğini iddia ediyor. Biraz olsun haklıysa, Pep öncesi ve sonrası olarak da yeni bir sayfa açmamız gerekebilir.